Mehmet keçileri kaçırdı!..
Dostlukların birbirine kenetlendiği bir zincirin halkalarından söz ettiğinizde, öncelikle arkadaşlık duygularının ön planda olmasını yeğliyorsunuz.
Art niyetin olmadığı veya bu düşünceleri taşıyanların en kısa sürede ayıklandığı toplumdaki güzellikleri düşünebiliyor musunuz?
Belki orkide bahçesi yaratamazsınız ancak lavanta tarlasında gezer gibi hissettiğinizde, o güzelliklerle ruhunuzu gençleştirmenin yanı sıra kokusuyla da ömrünüze ömür katabilme şansına sahip olabilirsiniz.
Dikensiz gül bahçesi olur mu?
Elbette bu soruya tek yanıt; hayır!
Son dönemde izlediğim futbol, basketbol hatta voleybol karşılaşmalarında bile hakemleri tartışıyoruz. Hele futbolda ahkâm kesen yorumcularla kafaların karıştırıldığı futbol dünyasındaki olaylarda, kimin veya kimlerin günah keçisi ilan edildiğini de biliyorsunuz…
“VAR”ın bile dakikalarca izlediği, yorumcuların dillerde pelesenk olan bir dönemin modası “Oynat Uğurcuğum…” sözüyle tekrar tekrar; hızlı, yavaş oynatarak pür dikkat kesildikleri pozisyonda görüş farklılıkları yaşayan futbolu yorumlayan eski hakemlerin aynı kararda birleşemediği günümüzde; oryantiring hakemlerinin dostluğu insanın “onlar da hakem, bunlar da” demesini sağlıyor.
Elbette branşların çok farklı olması bir yana, sahada dağılım, görev çokluğunu göz önünde bulunduracak olursanız sonuçta yaptıkları iş aynı: Hakemlik!..
Eleştiri oklarıyla adeta delik deşik olan futbol ve basketboldaki MHK Başkanlarının aksine oryantiringin MHK Başkanı yönetici, antrenör, hakem ve sporcuların göz bebeği…
“Sütte leke var, onlarda yok” demek herhalde komik olacak.
Her spor branşında olduğu gibi bu spor dalında da iyilerin yanında kötülerine de rastlamadık mı?
Herhalde denk gelmişizdir!
Yüzüne gülüp de arkasından söylemediğini bırakmayanlar yok mu?
Çok!
Şikâyet edenler, dilekçe yazanlar?
Olmaz olur mu.
Kıskananları, hasedinden çatlayıp da yapılan güzellikler karşısında çaresiz kalanları gördük mü? Duyduk mu?
Herhalde… Ne sağırız, ne de kör!..
Aslında bunlar olmasa, yaşamasak; bu işin ne tadı kalır, ne de tuzu…
Güzellikler şekerse, aksilikler tuz olacak ki; ortaya kalite çıksın, fark belli olsun…
60 yıllık spor yaşantımda neredeyse 15 yıldır da bu sporun içinde, şampiyonluklar kazanan, milli takıma yükselen sporcusu olan kulübün başkanı olarak, ayrı bir durumun da söz konusu. Ama kalem elimizden düşmediği süreç içinde biz de bulunan tüm unvanlar rafa kalkar… O apoletleri söker atarız… Sadece doğruyu, doğru bildiklerimizi, gördüklerimizi kaleme alırız.
Bilin ki; başkalarına hiç benzemeyiz…
Ortaokul 2. Sınıfından bu yana yazılan yazıların serüveninin neler öğrettiğini bir bilebilseniz…
“Yeni süpürge iyi süpürür, ama köşeleri bilen de eskisidir.”
Bu İrlanda Atasözünü aklınızın bir kıyısına not edin.
Alman filolog, akademisyen ve edebiyat eleştirmeni Erich Auerbach’ın dediği gibi “Tecrübenin en büyük gayesi, bize vazifelerimizi öğretmektir.”
Bu sözden yola çıkıp, görevimizi asla unutmuyoruz… Unutturmuyoruz…
Onun içinde iyiye iyi, kötüye kötü diyebiliyoruz…
İyilerin iyisi de yok mu? İnanın onu da arıyoruz!.. Günün birinde bulur muyuz? İşte o konuda garanti veremem…
Ama iyi bir MHK Başkanından söz edeceğim. Bu Özgür Morbel.
Ekibini çok iyi kurmuş. Bazılarına göre olmasa bile adaletli görev dağıtımı yaptığı kanaatindeyim. Bunu gözlemliyor, araştırıyor ve duyumlara göre yazıyorum. Üstelik de adaletli olmasıyla onu kutluyorum. Hem hakemleri, hem de federasyonun menfaatlerini korumak böyle bir şey demek!..
Giderek izlediğim yarışmalarda şu ana kadar kulağıma gelen bir nahoş durum olmadı. Diyeceksiniz ki “her şey dört dörtlük mü?” Elbette olmayabilir. Önemli olan burada sonucu etkileyip etkilemediğinden de öte, art niyet. Böyle bir şey söz konusu değilse, öküzün altında buzağı aramanın ne gereği var?
İyi bir eğitimci, geçmişinde sporun çeşitli dallarındaki başarılarını saymakla bitiremeyeceğimiz ve oryantiring sporuna da gönül vererek hizmet eden birisi için “damdan düşerek buraya geldi” demek için her şeyi inkâr etmek gerekir. İnsan masayı temizlerken bile önce tozunu alır. Sonra temizler. Bu şuna işarettir. Önce öğrenir, sonra icraata başlar ve başarıyla bitirir. Öğrenerek bir işi yapmak da başarıyı getirir…
Bilmem anlatabildim mi?
Özgür Morbel ve ekibinde yer alan tüm hakemlerin çok iyi niyetli olduğundan kesinlikle eminim. Diyeceksiniz ki; o kasanın içinde çürükler de var. O zaman onları da siz ayıklayın!..
Denizli’de Özgür Morbel’e Türkiye Oryantiring Federasyonu Başkanı Atilla Güler sürpriz yaptı. Özgür’e, “arkadaşlarınla birlikte otelde toplanın görüşeceğim” dedi. Özgür de ekibe haber verdi, herkes “acaba bir hata mı yaptık?” düşüncesindeydi. Çünkü Başkan Atilla Güler devamlı sahadaydı, adım adım her olayı çıplak gözle izliyordu. Sporcular, veliler, antrenörler ile bire bir görüşüyordu.
Ekip otelde toplandı. Başkan “toplantıyı açıyorum” dediğinde salona üzerinde mumlar olan pasta geldi… Herkes şaşkındı. Özgür’e dönen başkan Atilla Güler’in “İyi ki doğdun Özgür. Doğum günün kutlu olsun” sözü ile hava bir anda yumuşadı ve bambaşka şekil aldı…
Başkan Atilla Güler’in bir başka özelliği ve güzelliğini de böylelikle görmüş olduk!
Sonra doğum günü kutlamaları devam etti…
Akşam da yarışmada büyük emeği geçen ve oldukça da yorulan Türkiye Oryantiring Federasyonu Denizli İl Temsilcisi Mehmet Ulutaş, Özgür Morbel ve birkaç arkadaşını Cankurtaran’daki dağ evine “doğum günü” bahanesiyle çay içmeye davet etti. Israrı kıramadık, katıldık…
Kimler yoktu ki?
Türkiye Oryantiring Federasyonu Asbaşkanı Nazmi Tutal, MHK Başkanı Özgür Morbel, çıkış sektörü hakemi Kemal Korkmaz, Türkiye Oryantiring Federasyonu Manisa İl Temsilcisi Muammer İnan, varış sektörü lider hakemi Hebile Turan, Bilgisayar hakemi Bülent Aygün, Organizasyon hakemleri Munise Aydoğan, Figen Taran ve Fehmi Yaman.
Çay, kahve, çerez, meyve, tatlı ne ararsan var… Yarışma öncesinden tutun da, şampiyonanın yapıldığı üç gün boyunca yorulmadan dört bir yana koşan ve üzerine düşen her şeyin eksiksiz olması için büyük çaba harcayan Mehmet, 1 oda 1 salon dağ evinde de, herkesi harika ağırladı. Sohbet devam ederken, zaman zaman buraya eşi ve çocuklarıyla gelerek doğal yaşadığını, hoşça vakit geçirdiklerini ve ihtiyaçlarını da karşılamaya çalıştığını aktardı. Bir ara peynir çıkardı ve “Bunu keçi sütünden yapıyorum” dedi.
Süt temin etmek amacıyla iki adet keçi aldığını ifade etti. Mehmet anlatmaya devam ederken, keçilerin kaçtığını, uzun süre iz sürdüğünü ancak bulamadığını söyledi. Bu olayı da öğretmenlik yaptığı okulda arkadaşlarına esprili bir şekilde anlattığını da belirtti. Olayın üzerinden birkaç gün geçtikten sonra bir arkadaşı yanına gelerek, “Oğlum Mehmet senin sağlığın nasıl? Senin için keçileri kaçırdı diyorlar. Doktora gitseydin, tedavi olsaydın” demez mi?
Mehmet, şaşkınlığı geçtikten sonra olayın gerçeğini anlatınca arkadaşın da güldüğünü söyledi.
Ne var ki, okulda ve çevresindeki arkadaşlarının çoğu olayın gerçeğini öğreninceye kadar günlerce birbirine “Vah vah vah… Bizim öğretmen Mehmet yok mu, keçileri kaçırmış” diye anlatmış…
Demek ki; ya var olan gerçek keçileri sıkı bağlayıp kaçırmayacaksın veya hiç kimseye güvenip de olayı anlatmayacaksın!..
Salondaki misafirler arkadaşları “Eeee Mehmet, ne olacak şimdi? Yandın oğlum!.. Avni Erboy yazınca neler olacak, neler…” dediğinde Mehmet bana döndü ve “Avni Ağabey sen doğrusunu yazarsın. Yaz da, artık herkes gerçeği öğrensin, ben de bu işten kurtulayım” temennisiyle geceyi noktaladı…