Arda Çelik: “Fikri Hür, İrfanı Hür, Vicdanı Hür” Bir Gençliğin Sesi
Türkiye’nin kalbinde, Ankara’da; emeğin, onurun ve Atatürk’ün aydınlanma mirasının peşinde yürüyen bir isimle buluştuk. Bilecikli bir ailenin çocuğu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, Tahakküm Medya’nın kurucusu ve 2024’ten bu yana Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezi Basın Danışmanı Arda Çelik…
“Herkesin öyküsü olduğuna inanmak” ve “durumun tercümanı olmak” ilkeleriyle yazan, “Onur, Bilim, Ekmek!” özdeyişini yaşam biçimine dönüştüren bir genç. Medyanın finansal ve siyasi çıkar ağlarına sıkıştığı bir dönemde bağımsız, ulusal ve eleştirel bir yayıncılık anlayışını savunuyor.
“Türkiye’de Yaşamak” kitabıyla genç yazıları kurumsallaştıran, ADD’nin basılı ve dijital yayınlarında kurumsal belleği güçlendiren, gazilerin eşit özlük hakkı talebinden “Terörsüz Türkiye” tartışmalarına kadar güncel meselelere net duruş koyan bir isim.
Bu röportajda Arda Çelik, medyanın bugünkü tablosunu, bağımsız yayıncılığın önündeki engelleri, ulusal bilinç ve örgütlü mücadelenin önemini, son siyasi süreçleri ve gençliğe dair umutlarını açık yüreklilikle anlatıyor. Sözleri, hem bir kuşak tanıklığı hem de yarınlara dair kararlı bir çağrı niteliğinde.
Röportajımıza kapısını açtığı, düşüncelerini samimiyetle paylaştığı için Arda Çelik’e içten teşekkürlerimizi sunuyoruz. Yolunun açık, kaleminin güçlü, mücadele azminin daim olmasını diliyoruz.
Okurlarımızın da bu samimi ve ilkeli söyleşiden keyif alacağına inanıyoruz.
Arda Çelik ile röportajımız…
Arda Çelik, kimdir? Kendinizi, okurlarımıza tanıtır mısınız?
Ben Arda ÇELİK. Yaşamını Ankara’da sürdüren bir Bilecikliyim. “herkesin öyküsü olduğuna inanmak” ve “durumun tercümanı olmak” yazın ve yayın ilkelerim; “Onur, Bilim, Ekmek!” özdeyişimdir.
Emeğiyle geçinen, dünyaya emekçinin gözünden bakan; “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bir Türk genciyim. Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü mezunuyum. Tahakküm Medya kurucusuyum. 2024 yılından bu yana Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Merkezi Basın Danışmanlığı görevini sürdürüyorum.
ADD Genel Merkez Basın Danışmanlığına uzanan yolculuğunuz nasıl başladı? Bu göreve geliş sürecinizi ve üstlendiğiniz sorumlulukları anlatır mısınız?
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’mıza 2018’de, üniversite eğitim-öğretimim için ayak bastım. 2019 yılında, Tahakküm Medya’yı kurma kararı aldım. Bir yandan da Ankara yerel gazetesi Ticari Hayat’ta köşe yazarlığına yeni başlamıştım. 2024 yılına kadar dağarcığımı doldurmak, ideolojik bakış açımı netleştirmek, ülkemizin ve emekçi halkımızın sorunlarına çözüm bulmak için çeşitli çalışmalar yürüttüm.
Söz konusu 5 yıllık süreci; gözlem yapma, deneyim edinme ve yarınlara hazırlanma olarak tanımlayabilirim. Toplumun çeşitli kesimlerini tanıma, derneklerden siyasi partilere uzanan bir yelpazede görüşlerimi yetkililere aktarma, üniversiteliler başta olmak üzere gençliği Atatürk ilkeleri ve devrimi ışığında “Vatan, Cumhuriyet, Emek” mücadelesinde örgütleme çalışmalarım oldu.
2024 Mayıs’ında, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin basın-yayın birimine personel olarak çağrıldım. Büyük bir gururla, kamu hizmeti olarak nitelendirerek, kamu yararına çalışma bilinciyle; başta ADD Genel Başkanı Sayın Mustafa Hüsnü Bozkurt ve Genel Merkez yöneticilerinin uygun görmesiyle göreve başladım.
Üstlendiğim sorumluluklar, özetle, ADD Genel Merkezi’nin bütün basın-yayın çalışmalarının kamera arkası ve yayın öncesi süreçleri. Her çalışmanın teknik gereksinimlerine göre çeşitli düzeylerde müdahillik.
Basın-yayın araçlarını sıralayacak olursak: www.add.org.tr internet sitesi, sosyal medya ağları, Atatürkçü Düşün dergisi, ADD’de Kültür Sanat E-Bülteni, ADD Yayınları, ADD TV YouTube Kanalı. Söz konusu araçların yönetim süreçleri, başta ADD Genel Başkanı Sayın Mustafa Hüsnü Bozkurt ve ilgili kurulların yönlendirmesi ile ilerletilmekte.
ADD’nin basılı eserlerinde ve yayınlarında yer aldığınız çalışmalar nelerdir? Derneğin ulusal bilinç ve düşünce üretimindeki rolüne katkılarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
ADD’nin basılı yapıtlarını 2 ana kategoride ele alabiliriz. İlki, 164. sayısı yayınlanan Atatürkçü Düşün dergisi; ikincisi ise ADD Yayınları olarak adlandırdığımız kitap-kitapçıklar. Atatürkçü Düşün dergisinde ve ADD Yayınları’nda iç sayfalarının düzenlenmesi, yazım ve noktalama yanlışlarının giderilmesi, genel içerik denetimi gibi yayına hazırlama süreçlerini yönetiyorum. Atatürkçü Düşün dergisinde Bizden Haberler bölümünün ve her iki çalışmanın da kapak tasarımlarının hazırlanmasını üstleniyorum.
Söz konusu yapıtlarda katkımın olup olmadığı, ADD yöneticilerimizin ve okurlarımızın-izleyicilerimizin beğenilerindedir. Kurumların yarına uzanan yolculuklarında, kurumsal kültür ve kurumsal belleğin belirleyici olduğunu düşünüyorum. Tüm çalışmaların, birikim sonucu olduğu anlayışıyla; bugünkü üretimlere, dünün üretimlerinin temel olduğu görüşündeyim.
Ben göreve başladığım ilk günden bugüne, özellikle ADD’nin kurumsal kimliği ile yürüttüğü tüm çalışmaları arşivlemek, bölümlendirmek, çözümlemek ile ayrıca ilgilendim. ADD’nin basılı yapıtlarında da 40 yıla yaklaşan kurumsal kimliğin, örgütlü mücadelenin ve süzülmüş ideolojik bakışın yansıtılması için özveri gösteriyorum.
Tahakküm Medya’yı kurma fikri nasıl doğdu? “Türkiye’de Yaşamak” kitabı ve diğer yayıncılık faaliyetlerinizle neyi hedeflediniz?
Tahakküm Medya’yı kurma düşüncesi, temelinde neyin olmaması gerekliliği ile olgunlaştı. Baskı olmamalıydı, sömürü olmamalıydı. Oyun oynadığımız sokaklardan, okul sıralarına; iş yerlerinden, kamusal alanlara sanki her yerde sıkışmış hissediyorduk. Gülümsemelerimiz gittikçe azalıyor, gözlerimiz daha çok buğulanıyordu. Biraz gençlik heyecanı, biraz yaşamın hoyratlığı çokça da ülkemizin sorunları; aynı yerde buluşuyordu. Bireyin kendine, bireyin-bireye, toplumun bireye uyguladığı baskı her geçen gün artıyordu. Biraz soluklanmalıydık… Eyvallahsızdık, emir almıyorduk, düşlerimizin peşindeydik. O zaman her birimizin öyküsü anlatılmalı ve ortak yönleri öne çıkarılmalıydı.
Böylece kendimizi yalnız hissetmeyecek, ortaklaştığımız yerleri büyütecek, toplumsal sorunlara kafa yoracak, çözümü ilmek ilmek örüp ulus olmanın onuruna böylece erişebilecektik… Söze döktüklerim, bugünden söyleyebildiklerim. Tahakküm; dün çığlıktı, bugün haykırış. Yarın ise şiir ve türkü olmasını umarım.
TÜRKİYE’DE YAŞAMAK “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” Genç Yazılar kitabımız ise 6,5 yıldır dijital ortamlarda sürdürdüğümüz yayıncılık etkinliğini kurumsallaştırmak adına, attığımız ilk somut adım. Tüm yayıncılık etkinliklerimizi 12 temel ilke çerçevesinde sürdürdük. Bunların ayrıntılarına kitabımızdan ulaşılabilir.
Özetlememiz gerekirse; vicdan özgürlüğü, bilimsel düşünce, toplum yararı için doğru, güvenilir, bağımsız içerik. Amacımız, konuşulmayanı konuşmak, görülmeyeni görmek, duyulmayanı duyurmak. Emekçi halkımızın, Anadolu’nun yoksul çocuklarının öyküsünü yazmak; düşlerin sıcaklığını korumak, duyguların samimiyetine inanmak, sınanmış düşünceleri ortaya dökmek…
Ülkemiz medyasının bugünkü tablosunu nasıl görüyorsunuz? Bağımsız, ulusal ve eleştirel bir medya anlayışının önündeki engeller neler?
Ülkemiz medyasının en büyük sorunu, finansal-siyasi çıkar ağıdır. Daha açık bir deyişle, medya patronu, düzen siyasetçisi ile parasal ilişki içindedir. Medyanın temel unsuru haberdir. İlk aşamada, habere yapılan sansür; son aşamada, düşünce özgürlüğünün sonlanması anlamına gelir. Bu anlamda, günümüzdeki tablo halkın haber alma ve bilgi edinme hakkını temel alan değil; “kime yarar?” anlayışının egemen olduğu, “al-ver” ilişkisinin palazlandığı, yanıltmaya dayalı ucuz bir yaymacadan oluşmaktadır. Tüm bunlara karşın, her türlü zorluğa göğüs geren; gerek kurum çalışanı gerek bağımsız olarak; “gazetecilik” yapan, haberle-bilgiyle halkı buluşturan emekçiler bulunuyor. Haklarını teslim etmek gerekir, iyi ki varlar.
Bağımsız, ulusal, eleştirel medya tanımı çok doğru ve insanı heyecanlandıran bir tanım. Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın Başkomutanı ve Cumhuriyet’imizin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün sözündeki “bir millete muhtaç olduğu fikrî gıdayı vermek” işlevi ile bire bir örtüşüyor.
Bağımsızlık ilk koşul. Bağımlı isen ulusal olamazsın; birinin, bir topluluğun güdümünde, çizilen sınırlarda yaygara yapmak ile yetinirsin. Bağımsız isen ulusal olmak bir zorunluluk. Ulusun ezici çoğunluğunu oluşturanlardan yana olacaksın. İşçiden, köylüden, memurdan; özetle, kafa-kol emekçilerinden… Ulusal olmak aynı zamanda “teknik yeterlilik” konusu. İşin, genelde düğümlendiği yer burası oluyor. İnternet sitesi iyi bir alt yapıya sahip olacak, basılı araçlar yaygın dağıtım olanağı ile kuşanacak, yurt geneline yayılmış bir bilgi ağı örülecek gibi gibi…
Söz konusu “teknik yeterlilik” ise parasal olanak ile doğrudan ilişkili. Ama gözden kaçmasın, ulusal olabilmenin ön koşulu, bağımsız olmak; zorunlu niteliği ise ulusun çoğunluğundan yana tutum takınılması.
Son olarak ise “eleştirel” olmak. Sözü hiç uzatmadan, eleştirel olmayan güvenilir değildir. Güvenilirlik ise kişilik ile doğrudan ilişkilidir…
Son siyasi gelişmeler, özellikle “Terörsüz Türkiye” adı altında yürütülen süreç ve buna bağlı tartışmalar hakkında değerlendirmeleriniz nelerdir?
Kamuoyunda yer alan birçok tartışma yok hükmündedir, geçersizdir. Moda deyimle “mutlan butlan”dır. Çünkü başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olmak üzere, ilgili yasalar ile de yapılması suç oluşturan eylemleri konu edinir. Adına “Terörsüz Türkiye” denilen süreç, Türk Milleti’nin vicdanında yer edinmediği gibi vicdanını yaralamakta, açılan yaralara tuz basmakta, kan ve gözyaşından beslenmektedir.
Ben, kişisel olarak hangi durum olursa olsun “acılardan beslenmeyi” her zaman çok aşağılık buldum…
Belirtmez isem eksik kalır: Batı emperyalizmi, bugün ABD’nin başını çektiği dünyanın sömürücü ağa babaları, Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız ile başlayan ve Lozan Barış Antlaşması ile sonuçlanan, tüm dünyanın kabul etmek zorunda kaldıkları “Türk Zaferi”ni, kendileri açısındansa “yenilgiyi” unutamamıştır.
Kanla, irfanla kurduğumuz Cumhuriyet’imizin, Atatürk’ün önderliğinde ulusça giriştiğimiz “aydınlanma savaşımı” ile 15 yılda, Batı’nın yüz yıllar sonucunda eriştiği düzeyi yakalayabilmesi, Batı emperyalizmi için büyük hüsrandır…
Tüm bu yönleriyle, Batı emperyalizmi için Kemalist Devrim/Türk Devrimi başa çıkılamamış, yenilememiş ama “yenilmesi zorunluluk” olan etkileri güncel tarihsel dönemeçtir. Mazlum milletlerin dün olduğu gibi bugün de en büyük esin kaynaklarından başlıcasıdır.
Cumhuriyet’imizin, bugün bile, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasındaki tek “Laik Cumhuriyet” olması niteliği; Anayasa’mızdaki ifadesiyle “demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti” oluşu, onun hedef tahtasına konması için yeterlidir. “Terörsüz Türkiye” süreci, benim nitelememe göre “2. Çözülme Süreci”; Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında Cumhuriyet’imizi yıkma, ulusumuzu etnik-mezhep kökenlere göre ayırma, sonucunda da parçalı devletçikler kurma operasyonunun adıdır. Gözden kaçmamasını dilediğim nokta ise bugün siyasal açıdan yürütülen operasyon, 2017’de yapılan referandum ile başlamıştır. “2. Çözülme Süreci” aynı zamanda ekonomik ve toplumsal açılardan da yürütülmüştür, yürütülmektedir. “Terörsüz Türkiye” sadece bir evredir.
“Terörsüz Türkiye” evresinin, sanırım, unutulmayacak söylemi şudur:
“Öcalan umut hakkına, Ahmetler görevine, Selahattin evine kavuşmalıdır!”
İnsan dehşete düşüyor… Kanı çekiliyor, eli ayağı uyuşuyor, gözü kararıyor… Hain terör örgütü PKK’nın elebaşına “umut hakkı” yani özgürlük; PKK’nın meclisteki ve yerel yönetimlerdeki uzantılarına “görev (!)” yani aklama istemi, asıl barış karşıtlığıdır. Mahkemelerce suçu hükme bağlanmış, Türk Milleti’nin vicdanında da değişmez yargısı verilmiş “hain” kişileri temize çıkarırsanız; Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarından yasalara uymasını, vergi vermesini, suç işlememesini hangi gerekçeyle bekleyebilirsiniz? İşsizliğe, ay sonunu getirememeye, yoksulluğa-yoksunluğa, sokak ortasında canına-malına kastedilmesine göğüs gerip alın teriyle geçinen on milyonlara nasıl barıştan, kardeşlikten söz açabilirsiniz? Hele ki şehit cenazesinin girmediği köy, gazinin olmadığı mahalle kalmamış ülkemizde… Ben hep vurguluyorum, 85 milyon şehit ailesiyiz…
Gazilerin eylemleri ve talepleri kamuoyunda nasıl bir yankı buluyor? Bu konuda devlet ve toplum olarak neler yapılmalı?
Er Şehit Aileleri ve Er Gazilerin, Başkent’imizin göbeğinde Güvenpark’ta sürdürdükleri eylemleri bir aya yaklaşıyor. İstekleri net: “Eşit Özlük Hakkı”.
Sloganları ise tek: “Şehitliğin/Gaziliğin Rütbesi Olur Mu?”.
İlgili mevzuatın, gazilik tanımı yapmadığı; şehit/gazi olanların çeşitli biçimde bölümlendirildiği ve ayrı özlük hakları tanıdığı bir durumla karşı karşıyayız. Söz konusu çarpıklık; aynı çatışmada, aynı kurşunla yararlanan kişilere farklı “emsal haklar” tanınmasına yol açıyor, Sanıyorum, böylesine büyük bir yanlış bugüne kadar kamuoyunda ciddi biçimde yer almamıştı.
Daha doğrusu, toplumun gündemine böylesine girmemişti. TBMM’de daha önceleri yapılan komisyon toplantıları, gündem dışı söz istemleri ile sınırlı biçimde, bütünlükten uzak içerikte konu ediniyordu.
Bugün ise tüm siyasi partilerin bir biçimde, söz söylemek zorunda hissettiği bir “toplumsal duyarlılık” oluştu. Er Şehit Aileleri ve Er Gaziler ile ettiğim sohbetler ve edindiğim bilgilerden çıkardığım sonuç, telafisi olanaksız bir duygusal kopuşun yaşandığı…
Er Şehit Ailelerimizin ve Er Gazilerimizin eyleminin yarattığı etki doğru okunmalı. Çözülmeyen her toplumsal sorunun, ne yazık ki, kangrenleştiği ülkemizde; devlete düşen birincil görev, “önleyici” bir anlayışla sorunları kalıcılaştırmadan gereğini yapacak bürokratik işleyişin oluşturulmasıdır. Bürokratik işleyişin ise devlet binaları soğukluğuyla değil; tersine vicdanın sesine kulak veren bir duyarlılıkla gelişmesi gerekmektedir. Toplumumuza düşen görev ise yurttaşlık bilinci ile hak arayışının doğru orantılı geliştiği gerçeğinin; daha açık deyişle, “Hak verilmez, alınır!” anlayışının peşine düşmektir.
Açılım süreci ve çerçeve yasa tartışmalarını tarihsel ve ulusal çıkarlar açısından nasıl okuyorsunuz?
İlgili bir önceki soruda, genel yaklaşımımı ortaya koymaya çalıştım.
“Terörsüz Türkiye”, 2017’de başlayan 2. Çözülme Süreci’nin evresidir.
“Çerçeve Yasa” ise “Terörsüz Türkiye” sürecin alt evresidir.
2. Çözülme Süreci Cumhuriyet’in nitelikleri ile Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk Milleti denir.” tanımına dayalı ulusal kimliği yok etmeyi amaçlamaktadır.
“Terörsüz Türkiye” sürecinde edinilen iki lafa özellikle dikkat etmek gerekir: İlki “Türk, Kürt, Arap”, ikincisi ise “Yeni bir milli kimlik”. Tumturaklı bir ad ile servis edilen, kamuoyunda ise “PKK’lılara Af” ve “Çerçeve Yasa” adıyla bilinen ilgili yasa; özünde “Yeni Anayasa” çalışmasının önsözü, bir başka deyişle “yeni milli kimlik” manifestosudur.
Kaldı ki terör elebaşısı çerçeve yasaya dair “Bin kilometrelik yol bir adımla başlar.” lafını etmiştir. Artık, açıklamaya gerek olmayan biçimde görülmektedir ki söz konusu olaylar, bir başlangıçtır. Batı emperyalizminin ülkemiz ve ulusumuz üzerindeki aşağılık emelleriyle örtüşen bir başlangıç...
Gelgelelim, düzen partilerine. Öncelikle sormak gerekir: Çerçeve yasa nerede, kimlerce, ne zaman hazırlanmıştır? Kimlerin görüşüne sunulmuş, hangi değerlendirmeler ile güncellenmiş, hangi sonuçlar doğrultusunda imzaya açılıp komisyona, oradan da genel kurula sunulmuştur? Bu sorulara yanıtı olmayan düzen partileri ve milletvekilleri hangi gerekçeler ile yasayı onaylamıştır? Ve 10. maddenin 2. fıkrasında, kendilerini koruma altına alma gereği neden doğmuştur? Düzen partileri bu soruların kaçını açık, net, yürekli ve “doğru” yanıtlayabilir?
Çerçeve Yasa’nın 10 Ağustos 2026 günü TBMM Genel Kurulu’nda görülecek olmasının ise altını bir kez daha çizelim. 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması’nın yıl dönümü…
Tüm bu bağlamda belirtmek gerekir ki “Tam Bağımsızlık”tan ve “Ulusal Egemenlik”ten vazgeçilemez, vazgeçilirse ulus kendi varlığını tanımaz. “Egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur!”. Ulusal çıkarların savunulması başta ulusun görevidir. Ulus, görevini ise ancak “örgütlü mücadele” ile üstlenebilir. Ulusal varlık, örgütlü mücadele ile korunmadığında yitirilir.
Tahakküm Medya ve kişisel olarak önümüzdeki dönemde hangi projelere odaklanıyorsunuz? Gençlerin fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şekilde düşünce üretmesi için neler planlıyorsunuz?
Ben hem kişisel olarak hem de Tahakküm Medya kurucusu olarak ilk kitabımızı ortak çıkartmanın çok önemli olduğu görüşündeyim. Çünkü insanlığın gelişimi de dünyanın gidişatı da çok önemli bir yol ayrımında. Ya bireyci bir anlayış geleceğimizde belirleyici olacak ya da toplumcu bir anlayış.
Bireyci anlayışın kalkış noktası kişinin kendi yararı iken toplumcu anlayışın kalkış noktası ise toplumun genel yararıdır. Genel yarara odaklananlar; ortak düşünme ve ortak duyumsamanın çığır açan yönüyle kuşanarak, ortaklaşmış eyleme kalkışırlar.
Odaklandığımız projelerin özü, birlikte başarmaktır. Bakış açımız ise “zincir, en zayıf halkası kadar güçlüdür.”.
‘’Türkiye’de Yaşamak’’ adlı kitabımız ilk adımdı, tematik içeriği belirginleşmiş ortak kitap projelerimiz sürecek. Etkinliğimizi ise yayıncılık ile sınırlamıyor; yazdığını yapan, yaptığını yazan bir düzeye erişmeyi amaçlıyoruz. Bu ise Tahakküm Medya birikiminin zamanla düşünce merkezine dönüşmesi gizilgücünü taşıyor.
Son sözleriniz olarak okurlarımıza iletmek istediğiniz başka bir konu var mı?
Öncelikle bu olanağı tanıdığı için Sayın Çiğdem Çimen’e teşekkür ederim.
Yüreğimden ve aklımdan geçtiği biçimde, soruları yanıtladım. Yeni düşün ve duyum kapıları aralamaya aracı olursam büyük mutluluk yaşarım. Son olarak, emeği ile geçinen onurlu yurttaşlarımız ve “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” genç arkadaşlarımıza; yıkılmış olanı yeniden yapacak, eskinin tortularını temizleyecek, çakıl taşlarını önümüzdeki çukurlara dolduracağız. Kurmanın yapmaktan zor olduğu bilinciyle sabırlı, direngen, disiplinli olacağız… Biz, yaşama kendi rengini verenleriz…