4. Evre
7 aydır “amansız hastalıkla” mücadeleye devam.
15 Aralık 2025 ten beri halkıma karşılıksız ve beklentisiz tekrar hizmet edememenin, mutluluğun fotoğrafını çekememenin üzüntüsü var içimde.
Bir de bazı vefasız dost ve akrabaların sonu olmayan süslü cümleleri, 6 ay sonra lütuf edip arayanın ismini gördüğümde duyduğum öfke.
Şu ata sözünü hatırlayınca öfkem diniyor. ''Kötü günlerin iyi tarafları da vardır. İnsanları tanırsın, özellikle yanında sandıklarını.” Gerçekten de öyle. Cahili bıraktım, bir köpek gibi eğitilmemiş ama kendini filozof sayan sonradan görmeleri çok yakından tanıdım.
Aylardır neyi nereye koyayım, nasıl çözeyim, neye yetişeyim bilemedim. Bildiğim tek bir şey var çok yoruldum...
Geçenlerde sosyal medya hesabımda şöyle bir paylaşım yaptım. 7 aydır çektiğim acılar şunu öğretti; ‘Kendi istikbali için çalışan politikacıdan, Müslüman geçinen münafıklardan, üç kuruşu görünce şımaran cahilden, yapılan iyilikleri unutan nankörlerden, sonradan görme yav...larden ne dost olur ne de akraba’
Paylaşımım o kadar çok yüreğe hitap etmiş olacak ki “Ne güzel dokunmuşsun” diye bayağı arayıp tebrik eden oldu.
Güzel yürekli dostlarım sayesinde 4. değil 14. Evre de olsa bu illeti yeneceğimi düşünüyorum. Etrafımdaki kanatsız meleklerin verdiği destek ve moral ile tekrar eski günlere döneceğime inancımı koruyorum. İsimlerini yazmamı istemeyen bu güzel dostlarım var oldukça yaşamdan keyif almaya devam edeceğim.
İki tür insan için yaşamak için savaşacaksın diyorum. Biri öleceğini düşünüp senden uzaklaşanlara ders vermek için, birde seni hiç yalnız bırakmayanlara can borcunu ödemek için.
21 günde bir damarlardan verilen 6 saat süren o kemoterapi ve immünoterapinin insanı ne hale getirdiğini ancak yaşayan bilir. Hep dua ederim benim düşmanım yok ama beni düşman bilene de Yüce Rabbim bu hastalığı vermesin. Neyse ki tedavi günlerinde Medicalpoint’teki onkoloji polikliniğindeki çalışanlar, incelen damarlarda kan alan hemşirenin, psikolog, diyetisyenin sıcak ilgileri endişeyi çok azaltıyor. İnsan enfeksiyon riski nedeniyle asansör kullanmak istenmiyor. İkinci kata çıkmak için merdivenlerin basamakları göze o kadar çok geliyor ki sormayın. Kemoterapi salonuna yaklaşılırken, ayaklar geri geri götürmek ister. İçeri giriyorken o hemşirelerin, sağlık görevlilerinin içten karşılamaları, hastalarla aileymiş gibi sohbetleri rahatlıyor. Ama yine de 6 saat geçmek bilmiyor. 6 saatten sonra günlerce süren yorgunluk, kemik ağrıları, tuzsuz, tatsız yemekler. Kemoterapiye hazırlık diye sökülen çürüyen dişlerden sonra kalan üst çenedeki iki dişle çiğnenen yemek. Nasıl bir ızdıraptır anlatamam.
İşte bu yüzden gazetede bana ayrılan köşeye yazamıyorum. Sandalyeye oturacak, kafayı toparlayamıyorum. Bunun için beni arayıp “Niye yazamıyorsun Yılmaz Hocam” diyen okuyucularımdan da sizlerden de özür diliyorum.
Hastalığımda bir de toplumun duyarsızlığının çok ilerlediğini gördüm. Saçlarım döküldüğü için şapka, enfeksiyona karşı maske ile geziyorum. İnsanlar o kadar duyarsız olmuş ki üstüme üstüme geliyorlar. Gençlerin davranışları bir başka üzücü.
Eğitim şart diyoruz da nereden başlamalıyız bilemez duruma geldim. Yetişkinleri eğitemedik bari çocukları eğitelim. Sözleşmeli öğretmenlerle değil, kadrolu öğretmenlerle. Öyle mezuniyet törenlerini ana okullarından başlayarak düzenlemekle eğitim olmuyor….
Bu yaz çok sıcak geçeceğe benziyor. Geçen yıl barajların kurumasına rağmen İzmir Büyükşehir Belediyesi aldığı önlemlerle su krizini bana göre çok başarılı atlattı. Bu yıl barajların doluluk durumu iyi. Örneğin en büyük barajımız Tahtalı barajının geçen yıl bugün doluluk oranı yüzde 12,34 iken bugün 52,74. Sıcaklar buharlaştırır mı, İzmirli su çok diye savurgan davranır mı? Bunlar önemli. Önemli olan başka illerdeki gibi elimizde su bidonu ile su dolu tankerlerin önünde kuyruk oluşturmamak.
Sonsöz “Bazı şeyleri yaşadık diye. Hayata küsecek değiliz. Her şey yeni Başlıyor”