Bugun...
09-02-2015 13:22:00 büyüt küçült

Mavi Ülke

Mavi insana rahatlık ve huzur veren, dinlendirici bir renktir. Genellikle sakin, düzenli, güvenilir, barışçıl ve içe dönük insanlar mavi renkle ifade edilir. Sömestir tatilinde iki oğlumla birlikte İsviçre'nin belli başlı şehir ve kasabalarını dolaşma fırsatı bulduk. Ve gördüm ki İsviçre coğrafi konumu ve insanları ile tipik bir mavi ülke. Dağlar dağlar diye bir şarkı duydunuz mu? İşte İsviçre onlarla dolu. Evet tatil için, özellikle kış tatili için çok güzel mekanlar. On gün içinde kışını, soğuğunu, karını doyasıya yaşadık. Ege’nin kar görmemiş insanları olarak ne kadar mutlu olduğumuzu tahmin edersiniz. Sizlere bu kadar kısa sürede edindiğim izlenimlerimi aktarmak istiyorum. 

İsviçre merkezi Bern ile birlikte 26 kantondan oluşan federal cumhuriyet. Ülkenin kuzey sınırında Almanya, batısında Fransa, güneyinde İtalya, ve doğusunda Avusturya ile Lihtenştayn yer alıyor. Toprakların büyük bölümünü görkemli Alpler işgal ediyor. Yaklaşık 8 milyon insan var. Zürih ve Cenevre iki küresel kent ve ekonomik merkez. İlginç olan, ülkede 1815 yılından bu yana uluslararası bir savaş durumu olmamasına ve 2002 yılına kadar Birleşmiş Milletler'e katılmamalarına rağmen yine de etkin bir dış politika sürdürüyorlar (renkli Davos toplantılarını hatırlayın). Daha da ilginci, Avrupa Serbest Ticaret Birliğinin kurucu üyelerinden ve Schengen bölgesinin bir parçası olmalarına rağmen Avrupa Birliğinin bir üyesi değiller (Bana bundan dolayı pek mutlu gibi göründüler).

İki dünya savaşını hasarsız atlatan ve tarafsızlığını koruyan İsviçre’nin bunu nasıl becerdiğini düşünürken, muhteşem Alp dağlarına bakıp İsviçre’yi işgale niyetlenmiş bir ordunun neleri göze alması gerektiğini düşünmeden edemiyorsunuz. Bu işgali mümkün kılmayan en önemli sebep çok güçlü orduya sahip olmaları veya yüksek teknolojik silahlanma değil. İsviçre bankalarında herhangi bir anda 35 milyar euro’luk bir mevduat dönüyor desem kafanızda bir şeyler canlanmaya başladı mı? Bu kadar para sadece İsviçrelilere mi ait? Tabi ki değil. İsviçre bankalarının müşterilerinin isimlerini gizli tutma takıntısı yüzünden dünyanın kirli parası yüz yıldan uzun bir süredir oraya akıp duruyor. Zira denenmiş ve onaylanmış bir gerçek olarak İsviçre paranın en güvenle tutulduğu ülke. Bu güvenin öncelikli nedeni de İsviçre’nin işgale uğramasının zor olması. Yani işgal zor diye para geliyor, para geliyor diye işgal zorlaşıyor. Güzel sistem kurmuşlar.

Kişi başına düşen gelirle dünyadaki en zengin ülkelerden biri. Zürih ise dünyadaki ikinci yaşam kalitesine sahip şehir. Dil ve kültür açısından ülke dört ana bölgeye ayrılıyor. Almanca, Fransızca, İtalyanca konuşulan bölgeler ile Romence konuşulan vadiler. Bu nedenle, çoğunluğun Almanca konuşmasına karşın, ortak dile bağlı bir İsviçre ulusundan söz edilemez. Tarihi dokunun itinayla korunduğu kentlerde dillerin buluşmasına hayranlık duymadan edemiyorsunuz. Bulunduğunuz kantona göre, kimi Almanca, kimi Fransızca, kimi ise İtalyanca sesleniyor. Sanki diller birbirine bakıyor. İngilizce soruya bazen Almanca, bazen Fransızca, bazen İtalyanca yanıt geliyor. Dillerin kavga ettiği ve egemenlik kurduğu Türkiye'de çok dilli yaşamayı öğrenen bu ülkeye biraz hüzünle biraz da hayranlıkla bakıyorum. Ülkeye duyulan güçlü bağlılık duygusunun kaynağı ortak tarihsel zemin, federalizm ve doğrudan demokrasi gibi paylaşılan değerler. Ve tabii kendini Alplerde yaşayanlar olarak tanımlamaları.

Dağlar olur da tüneller olmaz mı? Mühendislik harikası tünellerle ilgili anlatılanlar çok ilginç. Milyar dolarlık Alp tünellerini yapan mühendislerin tünelleri, köprüleri, yolları yaparken en kısa yoldan nasıl yıkılır, patlatılır diye de bir rapor hazırlamak zorunda olmaları ilginç değil mi? Dahası inşaat biter bitmez her an gelebilecek bir saldırıya karşı da bu yolların, tünellerin, köprülerin mayınlanmış olması. Günlük hayatta patlayıcıları takılmış olarak bekliyorlar. Neden mi, çünkü her ne kadar gerçek dışı da olsa, adamlar İsviçre’nin her an işgal edilebileceğine inanmış. Böyle bir durumda da İsviçre düşmanına tünelleri, köprüleri kullandırtmamaya kararlı. İş bu boyuta varırsa kendi ikmallerini sağlayacak gizli yolları projeleri de herhalde yapmışlardır. Saat yapan millet bunu mu düşünemeyecek?Aman aman bir önemi yok ama İsviçre çakısından söz etmeden olmaz. Her İsviçre askerine verilen bu Mc-Gyver ekipmanından neredeyse her turist bir tane ediniyor. Her şeyi bu denli ince düşünen milletin bu çakıyı askerlerine dağıtmasında da vardır bir hikmet misali, ben de bir tane aldım.

Bu ülkede her apartman bloğunda nükleer saldırılara dayanıklı bir sığınak olmak zorunda. Tabi bu yapılar sadece sığınak amaçlı kullanılmıyor. Mesela arkadaşımın apartmanının zemininde her daireye ait “keller” dedikleri çelik blast kapılı, havalandırmalı yerleri var. Çocukların eski oyuncakları, bavullar, kullanılmayan eşyalar, toptan aldıkları tüm yiyecekler, içecekler, deterjanlar, kağıt havlular, kısacası aklınıza gelen her şeyi burada saklıyorlar. Böylece evlerinde de hiç fazlalık olmuyor. Öğrendiğime göre devlet binalarında bulunan sığınakları da ekleyince, toplam 8 milyonu aşkın kişinin bir nükleer saldırı sırasında saklanabileceği kadar güvenli yer tesis etmişler. Bu rakam İsviçre nüfusundan fazla. Nüfuslarının yüzde 114’ünü gerçekleşmesi zor bir olasılığa karşı her an koruyorlar yani.

Arkadaşımın damadı İsviçreli. Bir akşam evlerine çaya gittik. İşte o zaman konu askerlikten açıldı. İsviçre ordusunda askerlik bittiği zaman silahınızı geri teslim etmiyorsunuz. O silah artık sizin hayat boyu arkadaşınız. Eve götürüp iyi bakmak, bir gün İsviçre saldırıya uğrarsa da çıkartıp herkesi taramakla yükümlüsünüz. 2007 senesine kadar evde 1000 adet de mermi depolanabiliyormuş, çelik dolap falan zorunlulukmuş ancak simdi mermiler güvenli direnç noktalarında toplanıp ihtiyaç anında topluma ulaştırılıyormuş. Bu şekilde babadan, dededen kalan ve evde saklanan silahlarla ülkede yüzbinlerce silah dolaşımda bulunuyor. Buna rağmen İsviçre suçun en az olduğu ülkelerden de bir tanesi. Nedense aklıma annemin dualı örtülere sarıp sarmaladığı ve torunlarının bulma ihtimaline karşı dolabın en dip köşesine sakladığı, emekli subay olan babamın silahı geldi.

Şehrin merkezlerinin nerdeyse tamamı tarihi yapı. Bu binaların dik çatıları ve rengarenk kapı pencereleri poz verir gibi size bakıyor dolayısıyla birbirinin çok benzeri yüzlerce fotoğraf çekmiş oluyorsunuz (bunu eve döndükten sonra fark ettim). Birçok binanın giriş kapısın üstünde yapım tarihi yazıyor. Tarihler 1600 ve 1700 ile başlayan rakamlarla dolu. Daha o tarihlerde imar planları çok muntazam yapılmış, tüm binalar aynı yükseklikte ve hiçbir çıkıntısı yok. Sokaklar ve yerler o kadar temiz ki bal dök yala cinsinden..Zürih şehri Limmat Nehri'nin, Zürih Gölü ile birleştiği alanda kurulmuş, yaklaşık 400.000 nüfuslu, yani bizim Karşıyaka kadar ama yüksek binalar olmadığı için yatay gelişmiş, geniş bir alana yayılmış. Geniş caddeler, bolca meydanlar, alabildiğine yeşil alanlar, şehre rahat nefes aldırıyor. Özellikle nehir ve göl kenarındaki ağaçların karla örtülmüş dalları kışın bütün güzelliklerini yansıtıyor.

Luzern en etkili şehirlerden birisi. Yine bir göl kenarına kurulmuş şehrin ortasından geçen nehir üzerindeki ahşap, üstü çatılı yaya geçiti, adeta baştan sona poz veren şehrin fotoğrafını çekmek için özel tasarlanmış. Şehirlerarası tüm yollar doğanın bütün hünerlerini sergilediği muhteşem manzaralara sahip. Yolların büyük bölümünün bir tarafı göl kenarı, diğer tarafı dağ yamacında villa tipi küçük yerleşim alanları. Kar sonrası görüntüsünü hayal etmek size kalıyor. Çünkü biz gördük. Yolumuza devam ederken hep, acaba bu yollar cennete mi çıkıyor diye düşünmeden edemedim.

Yukarıda ki notlarım genellikle İsviçre'nin mimari ve doğal güzelliklerini anlatıyor. Tabii ki bu güzellikleri tamamlayan asıl unsur insanları ve yaşam tarzları. İnsana saygının bu düzeyde olduğu ülke sayısı dünyada azdır. Neredeyse hiç dilenci görmedim. Sokaklarda bir tane çöp bulamazsınız. Birbirine bağıran çağıran, korna çalan insan yok. Komşu hakları en üst düzeyde gözetiliyor. Her yerden tren ve tramvay geçiyor. Bu sebeple arabayı kullanma ihtiyacı hissetmiyor İsviçre'li. Sonucunda da trafik gayet rahat. Sanırım bir ülkenin gelişmişliğini görmeniz için bakılacak en önemli göstergelerden biri trafik ve trafik tabelaları. O kadar düzgün bir tabela sistemi var ki, alın elinize haritayı her yeri tek başınıza gezersiniz. Bize çok uzun gelen Aydın otobanındaki Selatin Tüneli gibi yüzlerce tünel var. Üstelik bazıları 6-7 kilometreyi buluyor. Yanlışlıkla, yaya geçidine yakın bir yerde durun, tüm arabalar duruyor ve sizin geçmenizi bekliyor. Neredeyse hiç polis görmedik. Hiç bir olayla karşılaşmadık.

Anlatarak bitiremeyeceğim bir dünyanın içinden ülkemize dönerken, havada bunları düşündüm. Türkiye'nin o düzeye gelme ihtimali var mı acaba? Gelirse kaç yıl sonra? Gelmesi için ne yapmak gerekir. O düzeye gelmemiz için önce eğitim sistemimizi bir kez daha sorgulamalıyız diye düşünüyorum. Ve benim ülkemin de biraz mavileşmesini istiyorum. Çünkü ben ordayken mavinin sakinliği, insana huzur ve güven veren parlaklığını hep hissettim..

Bu haber 5536 defa okunmuştur.
reklam
MAKALE YORUMLARI
YAZARIN DİĞER YAZILARI
reklam
reklam
haber arşivi
reklam
reklam