Bugun...
24-02-2016 01:09:00 büyüt küçült

Komşusu aç iken tok yatan, bizden değildir

Ülkelerindeki savaştan kaçarak Türkiye'ye sığınan yaklaşık 3 milyon Suriyeli ülkemizin çeşitli yerlerinde yaşam savaşı veriyor. Herhalde bunu görmeyen, duymayan, farkında olmayan kimse kalmamıştır. Sınırlarda, tren istasyonlarında sıkışıp kalan Suriyeli mültecilerin görüntüleri, dahası üç yaşındaki Aylan Kurdi'nin cansız bedeninin fotoğrafları, savaştan kaçanlar için daha çok şey yapılması çağrılarını beraberinde getirdi.

Suriye iç savaşı 2011 yılının mart ayında başladı ve Arap Baharının bu topraklarda boy göstermesi olarak nitelendirildi. Aylar, yıllar geçti fakat Suriye’ye bahar gelmedi. Hatta bölge insanı baharı beklerken cehennemin en sıcak günlerini yaşadı, hala yaşıyor ve görünen o ki uzun süre daha yaşamaya devam edecekler.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 7 yılda bir yapıldığı ve seçilen cumhurbaşkanının tekrar tekrar seçilmesinin bir sınıra sahip olmadığı, Hafız Esad’ın ölümünden sonra oğlu cumhurbaşkanı seçilebilsin diye ülkede yasaların değiştirilip, 40 olan seçilme yaşının 34’e indirildiği ironik bir ülke Suriye. Tunus ve Mısır da başlayan “Arap Baharı”nın estirdiği demokrasi rüzgarı Suriye’yi derinden etkilemiş ve halka büyük bedeller ödetmiştir. Esad rejimi sorunun barışçıl yollarla halledilmesi için bölgesel ve uluslararası arenada gösterilen yolları reddedip hiçbir barışçıl politikaya yanaşmamış ve sunulan teklifler masada kalmıştır. Rejim, var olan haklarına sahip çıkmak isteyenleri vatan haini ilan etmiş ve kendi halkı üzerinde kimyasal silahlara varan ağır silahlar kullanmıştır.

Rejimin şiddetinin yol açtığı kıyım ve tahribat neticesinde, yüzbinlerce Suriyeli hayatını kaybetmiş, yaklaşık 7 milyon kişi ülke içinde yerlerinden edilmiş, yardıma muhtaç kişilerin sayısı 10 milyona ve komşu ülkelere sığınan Suriyelilerin sayısı ise 5 milyona ulaşmıştır. Savaş başlamadan önceki nüfusun 23 milyon olduğunu ve savaşın hala devam ettiğini göz önünde bulundurursak, durumun vaziyetini daha iyi idrak edebiliriz.

Suriyeli mülteciler her ne kadar dünya gerçeği gibi gözükse de, sorun sadece bölgesel bir gerçek olarak etkisini gösterdi. Halk savaştan kaçıp, Türkiye, Lübnan ve Ürdün başta olmak üzere çeşitli komşu ülkelere sığınıyor. ABD ve Avrupa ülkeleri, üst düzey olan çok az bir kısma kapılarını açtı. Fakat baskın çoğunluğu, savaştan canını zor kurtarmış, malını mülkünü arkasında bırakıp gelmiş olanlar oluşturuyor. Mülteciler ağırlıklı olarak 18 yaş altı çocuklar ve kadınlar. Savaşın maddi kayıpları bir yana kalsın, çocukların psikolojik yaraları ve kadınların gittikleri ülkede maruz kaldıkları durumların telafisi ve kolay bir tedavisi yok.

Vatandaşların cephesinden bakıldığında bir kabulleniş meydana gelmiş durumda. Suriyeliler artık misafir değil ve büyük bir çoğunluğu, iç savaş dinse de kolay kolay ülkelerine dönmeyecekler, dönemeyecekler. Çünkü gidecekleri Suriye, bıraktıkları Suriye değil. Özellikle sınır illerinde, var olan ve her geçen gün artan mülteci nüfus göz önüne alındığında yerel halkın anlayış gösterip hoşgörüde bulunma katsayısı azalmaktadır. Suriyeliler daha kalıcı bir konut, iş ve çocukları için eğitim imkanı ararken, çevrelerine uyum sağlamaya çalışırken gayri resmi bir entegrasyon süreci işliyor.

Ülkelerini, maddi ve manevi birikimlerini geride bırakmış, sevdiklerinin ölümlerini izlemiş bir topluluktan söz edildiğinde insanda her türlü duygu uyanıyor. Acıyor, kızıyor, üzülüyor, sağ gördüğü çocuklara seviniyor, seviyor. Zaman zaman objektiflik ayaklar altına alınsa da, ülke kurtarılan kahvelerde bu gibi durumlar fazlasıyla göz ardı edilse de, “atalım gitsin, bizi ne ilgilendirir” gibi söylemler insanlığa da  Türkiye’ye de yakışmaz.

Türkiye son dönem yürüttüğü politikaları ile insani yardımlarda zirveyi yaşamış ve dünyanın dördüncü büyük donörü olmuştur. Birleşmiş Milletler’in 2016 Dünya İnsani Zirvesi’ni Türkiye de yapma kararı almış olması her ne kadar bir takdir içerse de, aynı zamanda Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği’ne seçilememesi de bir o kadar kafalarda “bu nasıl takdir?” dedirten soru işaretleri bırakıyor. Uluslararası arenanın sadece nakdi yardımı ne mültecilerin için ne de ev sahibi ülke için yeterli olmayacaktır. Uluslararası toplum Türkiye’nin güvenlik endişelerini kabul etmeli, sadece Türkiye değil mültecileri barındıran diğer ülkelerle de daha yoğun ve samimi bir işbirliğine girmelidir. Bölgesel ülkelerden arda kalan dünya ülkeleri ve coğrafi olarak uzak sayılamayacak Avrupa ülkeleri mültecilere kapılarını açıp, “geri itme” politikalarından vazgeçmelidirler.

Türkiye Devleti Suriye’den gelenleri önce misafir statüsünde değerlendirdi fakat savaş uzadıkça göç de çok fazla oldu, bu sefer hükümet onları geçici koruma altına alarak hukuki bir statü verdi. Suriyelilerin hepsi sınır kapılarından girmedikleri için tam olarak bir sayı söylemek zor ama 2.5 milyonu aştığı söylenebilir. Bu sayı giderek artıyor çünkü orada ne kadar zülüm ve bombalama olursa insanlar daha çok memleketlerinden kaçacak Türkiye’ye geliyorlar. Şu an Türkiye mülteci sayısı bakımından dünyada en önde gelen ülkeler arasında. En çok Suriye sınırına yakın illerde bulunuyorlar. Bu illerde kamplar var. Gaziantep, Kilis, Hatay Urfa, Mardin, Batman, Maraş, Adıyaman'da Osmaniye’den buralarda yoğun olarak Suriyeli mülteci var. Bunların dışında Konya, İzmir, Ankara gibi büyük şehirlerimizde de var ama en çok İstanbul’da var. Kamp dışında yaşayanlara gelince, maalesef asıl sıkıntıyı çekenler onlar. Kendi geçimini sağlamak zorundalar. Kendi geçimini sağlayamayanlara ise yardım eden vakıflar ve dernekler var. Fakat bu vakıflarında doğal olarak yardımları ve destekleri sınırlı ve düzenli olarak destek olamıyorlar. Bundan dolayı o insanlar için geçinmek çok ciddi bir problem oluyor. Ama esas itibari ile kamp dışında kalanların önemli bir çoğunluğu çalışmak, kendi geçimini sağlamak kendi onuru ile çalışmak, normal bir hayat sürmek istiyor. Bu ise hiç kolay değil.

Bu resmi yardımların yanı sıra vatandaşlarımız da "Kendisi tokken komşusu aç yatan bizden değildir" düşüncesiyle bu mağdur insanlara güçleri nispetinde yardım yapıyor, Suriyelilerin giysi, gıda ve yatak gibi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar.  Devam eden savaştan dolayı İzmir’e gelen Suriyeli’lerin sayısı ise 100 bini aşmış durumda. Çoğu umduklarını bulamayıp aç ve susuz dışarılarda yatıyor. İzmir Üniversitesi olarak bir grup Amerikalı ve Avrupalı arkadaşlarımızla birlikte oluşturduğumuz bir yardım ekibi aracılığıyla, biz de özellikle Torbalı bölgesinde yaşamaya çalışan 600 ü aşkın Suriyeli’nin yaşamlarına destek olmaya çalışıyor, bir nebze olsun acılarını dindirmeye çalışıyoruz. 

İçlerinde cahilde var çok entellektüel olanı da var. Yani her kesimden insan var. Sonuçta Suriye’de bir savaş var, katliam var, insanlar canını kurtarmak için o savaştan kaçmışlar, hepsine ayrım gözetmeden sahip çıkmak gerekiyor bu bir insanlık görevi. Türk milletinin Suriyelilere gösterdiği bu büyük fedakarlık gelecek yıllarda karşımıza çıkacak, dünyanın en cömert ülkesi Türkiye'nin bu savaş mağduru insanlara gösterdiği misafirperverlik tarihe altın harflerle yazılacaktır. Suriye’de gelecek nesiller yapılan yardımları hayırla anacaklardır. Suriye halkı her zaman Türk milletinin bu dar günlerinde kendilerine ev sahipliği yaptığını düşünecektir. Bu ise halklar arasında, milletler arasında kopmaz bağlar oluşturur. Bizde gördükleri misafirperverliği hiçbir zaman unutmayacak ve bunu gelecek nesillere aktaracaklardır.

Bu haber 3812 defa okunmuştur.
reklam
MAKALE YORUMLARI
YAZARIN DİĞER YAZILARI
reklam
reklam
haber arşivi
reklam
reklam