Bugun...
08-12-2015 16:18:00 büyüt küçült

Yrd. Doç. Dr. Gülnur ERCİYEŞ

Bir arada yaşama sanatı

Çoğulculuk, çok kültürlülük ve bir arada yaşama tartışmaları giderek yaygınlık kazanıyor. Doğulu ve Batılı pek çok kişi, farklı din ve kültürlerin bir arada yaşamasının modern dünyanın en büyük sorunu olduğunu söylüyor. Peki önemi bu kadar vurgulanan bu bir arada yaşama modeli tam olarak nedir? Hangi ilkelere dayanıyor?

Son yıllarda farklı kültürlerin, farklı inançların daha fazla  iç içe geçtiği bir süreç yaşanmaktadır. Bu süreç yaşadığımız toplumları derinden etkilemektedir.  Farklı dil, inanç, ideoloji, kültür, estetik ve alışkanlık taşıyan insanlar “bir arada” nasıl yaşayacak? Çoğu zaman birlikte yaşamanın zorunlu bir önkoşulu olarak sunulan hoşgörü ve tolerans kavramları tek başlarına bir arada yaşayabilmenin anahtarı olarak yeterli midir?  Araştırmalar  bir arada yaşayabilme durumunu  “tarafların birbirini tanıması ve ‘ben-sen-o’ arasında iletişim kurma becerisi” olarak tanımlamaktadır.

İki kişinin ortak bir şey yapabilmesi  için, önce tanışmaları gerekir.  Biriyle tanışmak için, onunla iletişim kurmak gerek.  İletişim, kendi varlığından haberdar olan “ben”in, varlığını” bir başkasına haber vermek istemesiyle başlar. Onunla ilişkiye girer. “Ben buradayım” der. “Varlığımı hissedecek birine ihtiyaç var”, mesajını verir. Eğer, karşı taraf bu mesajı alır ve “varlığını hissetmek istiyorum” derse, diyalog süreci başlar.

Bir üst iletişim biçimi olan diyalog, en dar anlamda birbirini tanımak isteyen iki tarafın, kendileri hakkında karşı tarafa bilgi sunmalarıdır. Doğal olarak, ortada bir diyaloğun olabilmesi için, en az iki tarafın olması ve tarafların birbirlerinin varlığını tanımaları gerekmektedir . İyi bir başlangıç, diyaloğa engeller getirilmemesidir. Birilerinin bizim veya yaşam biçimi hakkında ne düşündüklerine karışamayız. Ancak onun usulüne göre düşünmemizin  istenmesi haklı bir istek değildir. Savunduğumuz değerlere  katılmayanları anlama sorunu  taşıyan kimseler olarak etiketlemek ise, diyaloğu engelleyen ve yapıcı olmayan usuldür.

Tarafların birbirlerini anlama imkânları, farklı hakikat iddiaları nedeniyle kesintiye uğrayabilir. Bir dilden bir dile geçmek bir dünyadan öteki dünyaya geçmek kadar zor olur. Hiç kuşkusuz sorunlar taraflarca farklı şekillerde algılanmaktadır. Her bir taraf kelimeleri, kavramları ve bütün bunlar üzerinden inşa ettikleri söylemlerini başka bir dilin açılımına, imkân ve avantajlarına izin vermeyecek şekilde özelleştiriyor. Böylece tarafların sınırlılıklarını yansıtabilen bu dil ve söylemler, diyalog olanaklarını kolayca ortadan kaldırıyor. Sorunu aşmak için, sorunun parçası olan herkesin sağlıklı, tutarlı ve katılımcı bir anlama çabasına katkı sağlaması gerekiyor. Unutmayalım ki, yeni çözüm dillerine bütün insanlığın ihtiyacı vardır.

Tartışma süreci veya üslubu da karşılıklı birbirini anlama ve kendini ifade edebilme ilkelerini gerektirir.  Anlamanın olmadığı bir iletişim süreci tartışmadan ziyade karşısındakine bir bildiri sunmaya dönüşür. Dolayısıyla, karşılıklı anlamanın ve tanımanın olmadığı bir tartışma diyalogdan ziyade bir tek taraflı gösteridir.

Anlamak sorunlarla boğuşmayı, konuya yoğunlaşmayı, düşüncede serbestliği, karşıt olan duygudaşlığı, ötekini hissetmeyi, ortak değerleri yüceltmeyi kısacası sahici bir insanilikle ilişkilendirilebilecek bir üst ahlaksal çabayı gerektirmektedir. Böylece anlamakla kendimiz gibi olmayanı ya da kendimiz gibi saymadığımızı fark etmeyi, ona yaklaşmayı, kendimizi açmayı, mevcut sorunları sahiplenerek birlikte konuşmayı ve bütün bunların üstesinden gelebilme iradesini ortaya koymuş oluyoruz.

Diyalog sırasında bireyin tek şeye ihtiyacı vardır, kendisini olduğu gibi, bütün içtenlik ve sadeliğiyle, doğru bir usul ve üslupla, doğru bir mekân ve zamanda muhataba sunmak. Eğer doğru muhataba denk gelmişse, o zaman mesele yoktur . Kısacası insani değerleri ve merhameti önceleyen, anlamayı birlikte özgürleşmenin ön şartı sayan yeni bir dile ihtiyaç vardır. Savaşçı, hırçın ve günübirlik bir dilin sarmalında kaybolmadan, bütün bu dillerden azade olarak kurulabilecek çoklu bir dile.

İşte tam burada farklı bir iletişim düşünmek; kimliklerin asgari düzeyde kaldığı gündelik hayata ve oradaki “muhabbet”e dönüp bakmak gerekiyor. Ara alanları, iç içe geçişleri, ötekisinde kendisini görecek, onunla muhabbet etmeye imkân sağlayacak “yeni bir dil”, yeni bir kurgu gerekiyor. Ancak, bu kurgu, karşılaşmayı ve dinlemeyi, beraber yazmayı, yazmanın kendisini öne koyacak ve ucu açık bir kurgu olabilir. Bitmiş, sınırları çizilmiş ve her farklı ses duyduğunda, başka takımların farklı rengini, kıyafetini gördüğünde “ihanet”, “tehdit” ve “düşman” gören bir kurgu değil; ötekinde kendinden bir parçayı keşfetmeyi sağlayacak bir kurgu gerekli.

Çünkü ancak o zaman dilsiz, sessiz, gösterişsiz hareketleri keşfedebilir; dayanışma gibi unuttuğumuz bir takım duyguları yeniden keşfedebiliriz. Bunun için de aslında insanların değil, kurguların çatıştığını görmek; dolayısıyla kurguların değil, insanların konuşmasını sağlamak yetecek. Üstelik, başkalarıyla dil dışı yöntemlerle de iletişim kurabiliriz. Güven veren bir duruş, ahlaki bir davranış, kimi zaman bir tebessüm, kimi zaman bir ikram, bu yöntemlerden bazılarıdır. Unutmayalım eylemin dili, dil dışı iletişim yöntemlerinin en etkilisidir. Zor değil, değil mi?

Bu haber 3668 defa okunmuştur.
reklam
MAKALE YORUMLARI
reklam
reklam
haber arşivi
reklam
reklam