Bugun...
09-10-2015 17:06:00 büyüt küçült

Ahşap evler

Yazın bunaltıcı sıcak gecelerinden birinde, İzmir’de sayıları bir elin parmakları kadar kalmış tarihi, harap bir köşk daha yandı, bitti, kül oldu. Bizler ne yaptık, yüzlerimizde kanıksar bir ifade ile çokbilmiş bir tavır ve dedikodu ile seyrettik.  Bazı sanat tarihi, ve tarihi çevre meraklıları “vah vah” çektiler, çoğumuz onu da yapmadık.

Yaşadığım yer Güzelyalı semtinde Mithatpaşa caddesi üzerinde modern apartmanların arasında tutsak olmuş onlarca farklı köşk vardır.  Taştan örme kapılarıyla, ahşaptan ve kerpiçten yapılma dış duvarlarıyla, yaldızları dökülmeye yüz tutmuş levhalarıyla, ince kakmalı cumbalarıyla ve çam, turunç türünden ağaçlara bezeli avlularıyla öyle bir duruşları var ki, nedense beni hep hüzünlendirir.  Bir dönemin Levantenlerinin ve Türklerinin Osmanlı çatısı altında birbiriyle katmerlenmiş yaşamlarının sırlarını saklayan bu evlerin, bir gece ansızın çıkan bir yangınla yok olacağını bilmek belki canımı acıtan.  Eski İzmir evlerinin virane görüntüsüne bakıp küçümseyenlere yıllardır bu evlerin önemini anlatmaya çalışıyorum. Zaman, tarih olmuş olayları unutturmayı başarsa da, geçmiş dönem izlerini bu dar kıvrımlı yokuşlu mahallelerde bulunan, farklı kültürde ve inançta insanlara ev sahipliği yapmış ahşap evlerde görmek mümkün.

Modern mimarinin yapay ve yalnız çıplaklığı karşısında, sanatkârlığın emeğiyle ve zarafetiyle yoğrulmuş bu eski köşklerin yansımaları sadece Mithatpaşa Caddesi ile sınırlı değil elbette. Bornova’dan Buca’ya, Alsancak’tan Karşıyaka’ya İzmir’in hemen her semti, her biri farklı öykülere sahip bu köşklerle dolu. Bazıları restore edilip günümüz hayatında da kullanılır hale gelmiş, bazıları ise yıkılıp gitmiş. Ama hepsi de geçmişte misafir ettikleri yaşamların öykülerini derinlerinde bir yerlere gizlemiş. Günümüz insanlarının pek çoğu ise o öyküleri merak bile etmez olmuş.

Her biri sanat eseri olan bu ahşap evleri ne kadar koruyup, onarabiliyoruz? Her yangında insanın içi cız ediyor. Ahşap mimari kendine özgü bina biçimi, getirdiği yaşam tarzıyla sadece Anadolu’da değil, Makedonya’da, Bulgaristan’da da yaygındı. İmparatorluğun başkenti ahşap bir metropoldü. İstanbul’un profilini seyreden biri, yeşillikle iç içe geçmiş ahşap şehri hayranlıkla seyrederdi.  Konuyla ilgisi açısından, Necip Fazıl'ın ‘Evim' şiiri, Türk edebiyatında benzerine az rastlanan şiirlerdendir. Milletimizin tarihî geçmişini çok iyi bilen şair, bu milletin ruhunu, yine onun meydana getirdiği eserlerde bulmaya çalışır. Bu nedenle ‘Evim' şiiri geçmişten günümüze yaşanan değişimi sanatsal bir şekilde anlatır. Şair, milletin geleceği adına kaygılarını aynı kaderi paylaşıyor gibi gördüğü evin şahsında anlatmıştır. Bu eser, bir dönemin düşünce yapısının, hayata bakış açısının bir ürünüdür:

“Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!

Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!

Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada...

Garanti yok sen gibi faniye sigortada!

Bir köşende anneannem, dalgın Kuran okurdu

Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu.

Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;

Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı...

Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;

Sular cömert, "temizlik imandandır" bilinmiş...

Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.

Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler...

Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;

Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder oldu;

Bir yeni nesil geldi, üst üste binenlerden;

Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden...

Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;

Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge...

Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;

Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm

Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!

Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!”

Şiirde sözü edilen ahşap ev, şairin yaşadığı ve çok değer verdiği Erenköy’deki Arif Paşa köşküdür.  Vefatından sonra ahşap ev yıkılıp yerine gökdelen yapılırken o, yıllar öncesinden bu evin akıbetinin pek de iyi olmadığını hissetmiş ve ‘Ahşap Ev’ şiirinde,  hâlâ bu evin hüznünü yüreğinde taşıdığını anlatmıştır. Evle birlikte, şair, sanki değerlerinden uzaklaştırılmış insanı ve insanlığı anlatmaktadır. Öyle ya, bir zamanlar camlarından çeşit çeşit çiçekler salınan ahşap evlerle süslü sokaklarımızda bir huzur vardı. Bir gelin odası gibi süslüydü dört bir yanı evlerimizin. Ve bir zaman geldi o eski evlerimiz sahipsiz, kimsesiz kaldı. Bir yanda beton yığınlarının, gökdelenlerin kıskacında ahşap evler; öbür yanda manayı, ruhu bitiren apartmanlar. O eski evlerden geriye sadece kırılmış hatıralar kaldı.

Yirminci yüzyılın başında evlerin yüzde doksan beşi ahşapmış. Bugün ise yüzde biri bile değil. Ahşabın dokusu ve büyüsü kısmen yalılarda ve binaların arasında son nefeslerini bekleyen ahşap konutlarda kalmış durumda. Daha dün denilecek kadar yakın bir zamanda rutin sayılan ahşap ve bahçeli bir evde oturmak, bugün için büyük lüks. Sahip olanlar da geçmişteki imtiyazlarından yoksun. Çünkü ne mahalle bütünlüğü var, ne de komşu dayanışması. Birbirinden habersizlik ahşap konaklarda yaşayanlar için de geçerli. Herkes dış dünyadan kendini soyutlamış ve yalıtılmış bir hayat istiyor gibi. Komşunun, akrabanın ve mahalle sakinlerinin olmadığı bir hayat tercih ediliyor artık. Hem toprağa hem de gökyüzüne uzak, tuhaf bir hayat. Ne yazık sadece evlerimiz değil ruhumuz da betonlaşmış durumda. Ve en acısı da betonlaşmayı şartların gereği olarak görenlerin çokluğu.

Türkiye’nin arazi yapısı, yatay yerleşmeyi ve geleneksel mimari anlayışını devam ettirmeyi mümkün kılarken, bizi dikey mimariye kurban ederek modern hapishanelerde yaşatmaya tutsak etmiyorlar mı? Ve bu her kimin eliyle yapıldıysa, geriye dönüş mümkün değil mi? Betonlaşmaya itiraz edenlerin hayalperestlikle suçlandığı bugün, her zamankinden daha beton ve daha muhtaç bir dünyadayız. Toprağa, göğün maviliğine ve suyun enginliğine hasret durumdayız. Bu ihanet devam ettikçe de hasretimiz günden güne büyüyecek gibi görünüyor.

Bu haber 4163 defa okunmuştur.
reklam
MAKALE YORUMLARI
YAZARIN DİĞER YAZILARI
reklam
reklam
haber arşivi
reklam
reklam